Bir Gün Mutlaka Akif isimli bir işçinin sınıfsal mücadelesini ve bu mücadele sırasında gösterdiği fedakârlıkları anlatıyor. Akif ve arkadaşları bir grup devrimcidir. Film gösterimleri, toplantılar, afişler ve gazete çalışmaları ile işçi sınıfını bilinçlendirmeye çalışırlar. Bir süre sonra Akif, ailesine gereken ilgiyi gösteremez hâle gelir. Bu yüzden karısı Sultan ile araları bozulur. Karısına örgüt ile ilgili gerçekleri anlatamayan Akif, beklendiği üzere terk edilir. Birkaç gün sonra da polisler tarafından tutuklanır. Ancak tahliye olduktan sonra mücadelesine tüm hızıyla devam edecektir.

Bir Gün Mutlaka (1975)
Senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı, yönetmenliğini Bilge Olgaç’ın üstlendiği, 1975 yapımı “Bir Gün Mutlaka” filmi; sol ideolojinin yetmişli yıllardaki pratiklerini meşrulaştırmayı amaçlayan, tarafsızlık iddiası olmayan, yine de döneme dair çarpıcı bir fotoğraf sunan kült bir yapıttır. Verdiği mesaj bakımından film, Marx’ın Komünist Manifesto’suyla ilginç benzerlikler taşımaktadır.
Tarih boyunca “sağ” ve “sol” entelektüeller, hasımlarını ve onların stratejilerini menfaatleri ölçüsünde nesnelci bir indirgemeye tabi tutmuşlardır.
Bourdieu, P. (2017). Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi. (Çev. Derya Fırat & Günce Berkkurt). Ankara: Heretik Yayınları, s.27.
İdeolojiler arasında ezelden beri simgesel şiddet yaşanmaktadır
Nitekim bir sol entelektüel olan Yılmaz Güney’in, senaryosunu yazdığı bu film ile hasımlarını, yani sermaye sahiplerini abartılı bir indirgemeye tabi tuttuğunu düşünüyorum. Filmin ideolojik misyonunu hayranlıkla karşılasam da kamuoyuna yarı belgesel diye sunulan bu yapıtın yanlı anlatımını eleştirmezsem rahat uyuyamam.
Filme göz ucuyla bakıldığında bile, burjuvazinin alkol ve uyuşturucu düşkünü, hedonist, seks partilerini seven, kısacası ahlak kurallarından yoksun karakterlerle temsil edildiği apaçık görülmektedir. Filmdeki zenginler, geleneksel ahlaktan iğne ucu kadar nasiplenmemiştir. Solcu işçiler davalarına adanmış mazlumlar olarak lanse edilirken, burjuvazi adeta canavarlaştırılmıştır. (Yılmaz Güney’in ne anlatmaya çalıştığını çok iyi anlıyorum ve kendisine derin saygı duyuyorum. Ancak burada eleştirdiğim husus, yarı belgesel niteliğindeki bir filmin aşırı indirgemeci tavrı.)

Bu noktada Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’ya kulak verelim:
Koleksiyoncunun merak konusu olan, gerek tarihsel gerekse etnografik belge olarak değerlendirilen nesnelerin sanat yapıtı statüsüne kavuşması, estetik bakışın tüm gücünü maddileştirir.
Bourdieu, P. (2017). Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi. (Çev. Derya Fırat & Günce Berkkurt). Ankara: Heretik Yayınları, s.53.
Anlatmak istediğimi daha iyi özetleyen bir cümle bulamazdım herhalde. Hem tarihi bir belge hem de sanat yapıtı olan “Bir Gün Mutlaka”, vizyona girdiği andan bugüne kadar estetik bakışın tüm gücünü maddileştirmiş ve burjuvaziye uygulanan simgesel şiddetin bir enstrümanı haline gelmiştir.
Bir dönem liberallerin korkulu rüyası olan Komünist Manifesto kitabındaki şu cümleler çarpıcıdır:
Kadınlar sırf birer üretim aracı değildir, komünizm geldiğinde ortaklaşa kullanılmayacaklardır. Bu suçlamayı yapan burjuva sınıfı, proleterlerin karılarına ve kızlarına emir vermekle yetinmez, birbirlerinin karılarını ayartmaktan keyif alırlar.
Marx, K. & Engels, F. (2008). Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar. (Çev. Nail Satlıgan, Tektaş Ağaoğlu, Olcay Göçmen, Şükrü Alpagut). İstanbul: Yordam Kitap, s.37.

Tam da bu alıntıdaki gibi; filmde burjuvaziyi temsil eden Sevim Şensay ve Kadir Şensay, birbirlerini alenen aldatan bir çifttir
Kadir, karısı Sevim’i başka erkeklerle seve seve paylaşmakta, tanıdığı bu özgürlüğün karşılığında da farklı kadınlarla sevişmenin keyfini sürmektedir. Günümüz ahlaki yapısına çok ters olan, İngilizcede “swinger” sözcüğüyle tanımlanacak bu çift; evlerine hizmetçi olarak gelen Hatice’yi de kirli alemlerine dahil etmiştir. Geçim derdindeki işçi Hatice (Binali’nin kız kardeşi), biraz da saflığının kurbanı olarak seks ve uyuşturucu aleminin içine düşmüştür. Bu açıdan Yılmaz Güney’in vermek istediği mesaj, Karl Marx’ınkiyle paraleldir:
Komünist kadınlar, burjuva kadınlardan daha ahlaklıdır. Nitekim komünizmin kadınlara biçtiği rol, tam da burjuvazinin ahlaksızlıklarını sonlandırmak üzerinedir. Aksini iddia edenler de statükocu sermaye sahiplerinden başkası değildir.
Filmin başında bacağından vurulan işçi Binali, kaldırıldığı hastanede çalışan bir hemşireyle gönül bağı kurmuştur. Taburcu olduktan sonra aşk yaşamaya başladığı bu hemşireyi, işçi mücadelesine dâhil etmek istemiştir. Fakat Binali’nin arkadaşları (solcu liderler), hemşirenin örgüte sorumsuzca sokulmasının hata olduğunu, devrimci eylemlere katılabilmek için sempatizanlığın yeterli olmadığını ve bir bilinç gerektiğini öne sürerek Binali’yi eleştirmişlerdir. Buradaki “bilinç” sözcüğü, elbette işçilerin maaşlarına zam almasıyla sona erecek bir kavrayış değildir. Binali ve Akif’in evlerindeki Marx ve Lenin kitapları düşünüldüğünde, evvela sosyalist, sonra da komünist yaşayışı doğuracak bir işçi devrimini arzulayan bir bilinçtir bu.

Marx’ın işçileri sosyalist devrimi gerçekleştirdiğinde, vakit kaybetmeden kendi sınıfını da yok edecektir. Çünkü Marksizm, sınıfsız bir toplumu hayal eder. Öte yandan Bourdieu’ya göre;
Aktörler birer stratejisttir, ancak stratejileri bilinçli bir seçimden ziyade örtük bir çıkar hesabı ve temayüz arayışıdır.
Swartz, D. (2018). Kültür ve İktidar: Pierre Bourdieu’nün Sosyolojisi. (Çev. Elçin Gen). İstanbul: İletişim Yayınları, s.111-150.
Bourdieu, eserlerinde sıkça vurguladığı “çıkar” sözcüğüyle Marx’ın öngördüğü sınıfsız toplumu reddetmektedir. Filme dönecek olursak, Binali ve Akif, sınıf bilincinin öneminden bahsederek eylemlerindeki çıkarın farkında olduklarını kabul ederler. Farkına varamadıkları şey ise, onları birlikte tutan ana faktörün üst sınıflarla aralarındaki karşıtlık ilişkisi olduğudur. Bu sınıfsal karşıtlığı sona erdirebilseler dahi, kendi içlerinde iktisadi, kültürel, sosyal ve simgesel çıkar çatışmaları yaşayıp yaşamayacakları meçhuldür. Tam da bu yüzden Bourdieu, sınıfsal adlandırmaları üretim araçlarına sahiplik üzerinden değil, meslekleri baz alarak yapmayı tercih etmiştir. Onun perspektifiyle bakarsak Binali, Akif ve İsmail; istikrarsız olması çok muhtemel bir birliktelik içinde, hem sınıfsal hem de kişisel çıkar odaklı, sonu olmayan bir mücadele yürütmektedirler.
Son olarak…
Filmde sıkça banka tabelaları gösterilerek iktisadi sermayeye simgesel şiddet uygulanmıştır. Bu şiddet uygulanırken, arka fonda Gündoğdu Marşı veya Enver Gökçe’nin Dost şiirinin bestelenmiş halinin çalması da, Bourdieu’nun tanımıyla “sanatın en saf hali” olan müziğin[1], söz yazılarak nasıl da simgesel bir şiddet aracına dönüştürüldüğüne çarpıcı bir örnek olmuştur.
Filmi eleştirirken ne kadar zor şartlarda çekildiğini de göz önünde bulundurmalıyız elbette. Bu bir Game of Thrones değil, neredeyse sıfır sermayeyle yola çıkılarak devletin baskılarına rağmen çekilebilmiş, senaristi Yılmaz Güney’in ancak hapisten izleyebildiği, gönülden bir yapıt.
Bu vesileyle işçilerin bayramını kutlarım.
Huzur içinde uyu Yılmaz Güney.
- Bourdieu, P. (2017). Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi. (Çev. Derya Fırat & Günce Berkkurt). Ankara: Heretik Yayınları, s.35.


