in , ,

Ulu Ozanlar: Geçmişten günümüze ve bugünden geleceğe

Ulu ozanlar sayesinde koskoca yüzyıllar günümüze kadar ulaştı. Eğer dikkatlice bakarsanız tarihin güneşli sayfalarına daha pek çoğu çıkar karşınıza.

Ulu Ozanlar belgeseli Anadolu tarihinin önemli bir bölümüne ve tarihin kırılma anlarına ışık tutacak. Nasıl mı başlamıştı her şey? Orta Asya’dan Anadolu’ya Türk atalarımızın göçleri ile dünya haritası yeniden şekillenmeye başlamıştı. 1071 Malazgirt zaferi ile Anadolu’ya akın eden atalarımız zamanla Anadolu’ya yayılmış ve devamında Horasan başta olmak üzere Anadolu’ya gelen birçok abdalın dergah kurması ile Müslümanlık ve Türklük Anadolu’da hızlıca yayılmıştır. Ancak Anadolu’daki Müslümanların İslam anlayışı Arap topluluklara oranla birçok farklılık gösterir. Bunun nedeni Hacı Bektaş-ı Velî başta olmak üzere benzer eğitimden geçmiş abdalların yetiştirilme tarzı. Bu kişiler her zaman daha insana dokunan, ılımlı, bilgili, duygulu, Türklük hamuru ile yoğurulmuş ve naif insanlar olmuşlardır. Yaydıkları inanç, din, fikir ve yaşam tarzı bu nedenle daha hoşgörülüdür.

Şahsi düşüncem Anadolu’da son yıllardaki yozlaşma hariç İslam’ın en temeline uygun anlayışı ve yorum bu yaşayış tarzıdır. Bu bölümde şuna da dikkat edersek, Kur’an-ı Kerim’de yaratıcı bazı inançsal ritüellerden önce insanı insan yapan şeylere vurgu yapar, bunlardan bazıları iyi insan olmak, saygılı, dürüst, nefsine hakim olan ve en özetle Hacı Bektaş-ı Veli’nin özetlediği gibi “Eline, beline ve diline” sahip olması gerektiğini söyler.

Ulu Ozanlar

Biz de yıllarca Anadolu’da bu inanç ve yaşam biçimiyle yaşadık, hâlâ da her türlü yozlaşmaya, değişen dünya kültürüne rağmen bu şekilde yaşamaya devam ediyoruz. Bazen sancılı dönemler geçirsek de bu temel veyahut Anadolu’nun bu mayasından veya kültüründen ötürü her zaman diğer birçok ülkeye/coğrafyaya oranla daha anlayışlı şekilde yaşıyoruz. Anadolu insanı her zaman bu konuda farklı olmuştur. Hal böyleyken, Hacı Bektaş-ı Veli ve onun yetiştirdiği ve yetiştirdiklerinin yetiştirdikleri bu coğrafya için ölümsüz eserler bırakmıştır.

Ulusumuzun en önemli değerlerinden biri olan TRT ise bu eserleri derleyip ulu ozanların öyküleri ile bir belgesel halinde gelecek nesillere bırakmak için bu güzel belgesel serisini hazırladı. Bu belgesel serisi kültürümüzü tanımada, kültürümüzün nereden ve nasıl geldiğini, atalarımızın hangi maya ile yoğurulduğunu bizlere en net şekilde göstermektedir.

Ulu Ozanlar: Anadolu’nun öteki tarihi

Belgeselde kullanılan tasarımlar ve illüstrasyonlar muazzam derecede güzel, tarihte ilgili dönemi çok iyi anlatıyor ve ayrıca tasavvufi olarak da çok uyumlu. Çok fazla tarihi bilgiye boğulmadan ozanın yaşam hikayesi ve şiirleri aktarılmaya çalışılmış. Bence bu çok önemli. Ortalama bir bölümü 45-50 dakika civarında, böylelikle akışkan bir şekilde tüm belgeseli hızlıca ve sıkılmadan izleyebiliyoruz.

Bu belgesel serisinde Bektaş-ı Veli’den, Somuncu Baba’dan, Mevlana’dan yeterince bahsetmeyeceğiz, zaten onlar gibi sayısız insan yaşamış, kültürümüzü etkilemiş ve eserler bırakmış olsa da TRT’nin bu belgesel serisinde en çok iz bırakan ve Anadolu hamurunun şekillenmesinde en çok payı olanların bir kısmına değinilmiş durumda. Bu belgeselde en çok Bektaşiliğin izine rastlıyoruz. Çünkü bu ulu ozanları etkileyen ve Anadolu’nun dönüşümünü sağlayan inanç Bektaşilik idi.

Yukarıda da belirttiğim gibi Anadolu’nun hamurunu yoran eğitim ve düşünce buradan geldiği için bu da bizi şaşırtmıyor. Benim bu tarihi süreçte iki en önemli ismin ön planda olması gerektiğine inanırım. Birisi Hacı Bektaş-i Veli diğeri ise Şah Hatayi’dir.

Ulu Ozanlar

Neden?

Hacı Bektaş-i Veli kurduğu dergah, yetiştirdiği yüzlerce öğrenci, o öğrencilerin oluşturduğu binlerce öğrenci… Bu sistem hem Osmanlı’nın öncesi hem de sonrasına kadar devam etti. Bu nedenle Anadolu ve Balkanlar başta olmak üzere dünyanın büyük bölümü Hacı Bektaş-i Veli’nin felsefesi ile etkilendi.

Diğer isim Şah Hatayi ise Anadolu’yu etkileyen en önemli isimdi. Aleviler, Kızılbaşlar ve Bektaşiler ondan etkilendi. Yaşam tarzı, sahip olduğu devlet ve sahip olduğu inanç başta olmak üzere, Osmanlı’nın Anadolu halkını gözardı etmesi halkın ona muhabbet duymasını sağladı. Yazdığı şiirlerin kalitesi ile tüm insanları içten etkiledi. Bundandır ki Şah Hatayi en önemli etkiyi yaratanlardan biridir. İzleyeceğiniz belgeselde de duyacağınız şu bölüm Şah Hatayi’nin etkisini en iyi anlatan bölüm olacak:

Bu tasavvuf anlayışının oluşturduğu hamurun 16. yüzyılda tekrardan yoğrulduğunu ve yeniden şekil verildiğini görüyoruz. Hatayi yani Şah İsmail ise sürecin baş aktörüdür. O hamurun yoğrulmasında ve şekil verilip bir kaba konulmasında herkesten çok onun damgası ve imzası vardır. Zaten bundandır ki, bu ulu ozanlar arasında birini seçecek olursak ki, en ulusu kimdir, bu toplumun benimsediği ve geleneğe damgasını vuran kimdir derseniz ki, o Hatayi’dir.

Bu nedenle belgesel serisine Şah Hatayi ile başlanıyor. Şah Hatayi bir Bektaşi dervişi, babası değildir ama gördüğü eğitim, geldiği köken ve birazdan bahsedeceğimiz şairliği ile damgayı en çok vuran isim olacaktır.

Her bölümden birazcık bahsedeceğim ve belgeselin videosunu paylaşacağım. Bu nedenle bölümleri kimi zaman özetleyeceğim kimi zaman da en önemli noktasında bir parça yazacağım. 20 bölümün ilki ile başlayalım o halde!

Bölüm 1: Şah Hatayi

17 Temmuz 1487 – 23 Mayıs 1524

Şah Hatayi, nam-ı diğer Şah İsmail veya I. İsmail. Kendisi şairlik ve tarikat liderliğinden çok Türkiye’de Yavuz Sultan Selim ile olan savaşıyla tanınır. Burası çok tartışmalı ve Türkiye’de çakma ve yanlı tarihçiler tarafından çok fazla suistimal edilip, yanlış tanıtılmıştır.

Şah İsmail aslen Türk olan, Safeviye tarikatından Şeyh Haydar’ın ve Oğuz Türkleri’nin kurduğu Akkoyunlu devletinin hükümdarlarından Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Halime Begüm’ün çocuğudur. Babasının ölümünden sonra yıllarca gizlenmek zorunda kaldı. Safevi tarikatının başına geçeceği için olgunluk yaşına kadar gizlenen Şeyh İsmail zamanı gelince tarikatın başına geçer, posta oturur. Şeyhlikten şahlığa geçmek için Safevi Devleti’ni kurar. Bu süreçte birçok savaştan zaferle ayrılan İsmail, devletinin resmi dilini de Türkçe yapar; Türk geleneklerini sürdürür. Bu geleneğin sürmesi onun şairliğine de yansır. Türkçe’yi o kadar iyi kullanır ki, yazdığı şiirler Anadolu’da, Mezopotamya, Balkanlar ve dünyanın bir çok kısmına dilden dile yayılır. Anadolu’da gözardı edilen Türkler ve Türkmenler ona gidip,ona katılmak için can atarlar, bu tehlikeyi gören Osmanlı ile savaşa girmek zorunda kalır, bu istediği bir şey olmasa da gerçekleşir…

Usul erkan bilmez nadan elinden
Usul ağlar erkan ağlar yol ağlar
Bülbülün figanı gonca gülünden
Bülbül ağlar diken ağlar gül ağlar

Kamil olanların bellidir yeri
Aşk yoluna koydum can ile seri
Hakk’ın didarını görelden beri
Derya ağlar ırmak ağlar göl ağlar

Haçan cüşa gelse akar bu seller
Açılmış laleler kırmızı güller
Çalkanır şahanlar dökülür teller
Şahan ağlar pençe ağlar tel ağlar

İyi ile konuş olasın iyi
Felek iyi bilir paşayı beyi
Bu çarhın elinden el aman deyi
Hünkar ağlar vezir ağlar kul ağlar

Şah Hatâyî’m neler gelir dilimden
Hakikat kuşağın çözme belinden
Nice özün bilmez derviş elinden
Hırka ağlar tülbent ağlar şal ağlar

Usul Erkan Bilmez Nadan Elinden – Şah Hatayi

Bölüm 2: Pir Sultan Abdal

1480 – 1550

Pir Sultan Abdal, Anadolu’da ismi en çok duyulan, tanılan kişilerin başında geliyor. Cesareti ve haksızlığa baş kaldırışı ile bir efsane olmasının yanında bir sembol de olmuştur. Kendi dergahında yetiştirdiği Hızır’ın İstanbul’a gidip yönetici olduktan sonra değişime uğrayıp, onu yani kendi pirini astırmasına tanık olduğumuz Pir Sultan’ın hikayesi Anadolu insanını en çok etkileyen yaşam öykülerinden biridir. Dik duruşu ve Şah Hatayi’ye olan gitme isteği ile yazdığı “Ben de bu yayladan şaha giderim” şiiri ise en çok bilinen öykülerinden.

Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Siyaset günleri gelip çatmadan
Açılın kapılar Şah’a gidelim

Bunda bilmeyeni bildirirler mi
Eli bağlı namaz kıldırırlar mı
Yoksa Şah diyeni öldürürler mi
Açılın kapılar Şah’a gidelim

Aslımız Muhammet kıyman cellatlar
Üstümüzde bite davacı otlar
Ölüm Allah emri ya eziyetler
Açılın kapılar Şah’a gidelim

Sağlıklı mı ola dostun illeri
Karşıda görünen tozlu yolları
Şah’tan elçi gelmiş dem bülbülleri
Açılın kapılar Şah’a gidelim.

Her nereye gitsem, yolum dumandır
Bizi böyle kılan, ahd-ü amandır
Zincir boynum sıktı hayli zamandır
Açılın kapılar Şah’a gidelim

Güzel Şah’ım çıktı m’ola köşküne
Can dayanmaz gayretine müşkine
Seni beni Yaradan’ın aşkına
Açılın kapılar Şah’a gidelim

Kapısı yok bacasından bakarım
Gözlerimden hasret yaşı dökerim
Şah’a giden bir bezirgan tutarım
Açılın kapılar Şah’a gidelim

Pir Sultan Abdal’ım güzel şah canım
Ağlamaktır benim demim devranım
Arşta melek yerde çeşm-i efgânım
Açılın kapılar Şah’a gidelim

Açılın Kapılar Şah’a Gidelim – Pir Sultan Abdal

Bölüm 3: İmadeddin Seyyid Nesimi

1370 – 1417

Nesimi’nin öyküsüne başlamadan önce şu dizelerinden başlamak gerek sanırım.

Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam
Cevher-i lâmekân benim kevn ü mekâna sığmazam

Kevn ü mekândır âyetim zâta gider bidâyetim
Sen bu nişân ile beni bil ki nişâne sığmazam

Kimse gümân ü zann ile olmadı Hakk ile biliş
Hakkı bilen bilir ki ben zann ü gümâna sığmazam

Sûrete bak vü ma’nîyi sûret içinde tanı kim
Cism ile cân benim velî cism ile câna sığmazam

Hem sadefim hem inciyim haşr ü sırât
Bunca kumâş ü raht ile ben bu dükâna sığmazam

Genc-i nihân benim ben uş ayn-ı ayân benim ben uş
Gevher-i kân benim ben uş bahr ile kâna sığmazam

Arş ile ferş ü kâf ü nûn bende bulundu cümle çün
Kes sözünü uzatma kim şerh u beyâna sığmazam

Gerçi muhît-i a’zâmım adım âdem durur âdemim
Dâr ile kün fekân benim ben mu mekâna sığmazam

Cân ile hem cihân benim dehr ile hem zamân benim
Gör bu latifeyi ki ben dehr ü zamâna sığmazam

Encüm ile felek benim vahy ile melek benim
Çek dilini vü epsem ol ben bu lisâna sığmazam

Zerre benim güneş benim çâr ile penc ü şeş benim
Sûreti gör beyân ile çünkü beyâna sığmazam

Zât ileyim sıfât ile Kadr ileyim Berât ile
Gül-şekerim nebât ile piste-dehâna sığmazam

Şehd ile hem şeker hem şems benim kamer benim
Rûh-ı revân bağışlarım rûh-ı revâna sığmazam

Tîr benim kemân benim pîr benim civân benim
Devlet-i câvidan benim îne vü âna sığmazam

Yer ü gökü düzen benim geri dönüp bozan benim
Cümle yazı yazan benim ben bu dîvâna sığmazam

Nâra yanan şecer benim çarha çıkar hacer benim
Gör bu odun zebânesin ben bu zebâne sığmazam

Gerçi bugün Nesîmîyim Hâşîmîyim Kureyşîyim
Bundan uludur âyetim âyet ü şâna sığmazam

Bende Sığar İki Cihan + Seyyid İmadeddin Nesimi

İmadeddin Seyyid Nesimi

Tarihte birçok şair, şiirleri anlaşılamadığı için yanlış anlaşılmış, gerici ve baskıcı rejimler tarafından zulümler görmüştür. Bunlardan biri de Seyyid Nesimi’dir. Seyyid Nesimi, En-el Hak düşüncesine sahip ulu bir ozandı, ancak bu düşüncesi dönemin idarecileri tarafından anlaşılamamış, onun “Ben tanrıyım” dediği şekline yormuştur ve derisi yüzülerek öldürülmüştür. Ancak Nesimi bu düşüncesiyle tanrının varlığını en doğru şekilde açıklamıştı. Nesimi şunu demek istiyordu: Yaratıcı sonsuz olandır, o her şeyden önce var olandı ve her şeyden sonrada var olacak olan, eğer her şey o ise, var olan her şey de ondan gelmektedir, yaratıcıdan oluşuyoruz o halde. Çünkü ondan başka bir şey yok. Yani yaratıcının varlığını en muazzam şekilde açıklıyordu. Ancak bu derin mana anlaşılamamış ve hayatına derisi yüzülerek son verilmiştir.

Har içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabi farisi bilmem, dile minnet eylemem
Sırat-i müstakim üzre gözetirim rahimi
İblisin talim ettiği yola minnet eylemem

Bir acaip derde düştüm herkes gider karına
Bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına
Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
Rızkımı veren hüda’dır, kula minnet eylemem

Oy Nesimi, can Nesimi ol gani mihman iken
Yarın şefaatlarım ahmed-i muhtar iken
Cümlenin rızkını veren ol gani settar iken
Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem

Har İçinde Biten Gonca Güle Minnet Eylemem – Seyyid Nesimi

Bölüm 4: Kul Himmet

16. yüzyıl

Ulu Ozanların bir kısmının hayatı hep gizlenerek geçmiştir. Çünkü inançları dönemin şartlarına, yaşadıkları ülkenin inançlarına ters gelmesinden ötürü hep baskı ve ölüm tehditleri ile geçmiştir. Kul Himmet de bunlardan biriydi, hayatının çoğunu gizlenerek geçirmiş, bir kısmında da zindanlarda tutsak edilmiştir. Hayatı Tokat’ta başlamış ve burada son bulmuş olsa da bıraktığı eserler sonsuzluğa kavuşmuştur.

Kul Himmet gibi kişiler hak aşkı için ölümü bile göz alıp, hiçbir zorbalığa biat etmeyen, inançlarına ve inandıkları yola bağlılıklarını sürdürürler. Bu inanç uğrunda birçoğu zulüm görse de katlanırlar, çünkü onlar bilirler ki bu hayat geçici, önemli olan sonsuz olan ahiret hayatı. Kul Himmet de buna göre yaşamış ve şiirlerini bununla ilgili yazmıştır.

Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün
Dünya kadar malın olsa ne fayda
Söyleyen dillerin söylemez olur
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda

Bir gün seni götürürler evinden
Hakkın kelamını kesme dilinden
Kurtulmazsın Azrailin elinden
Türlü türlü yolun olsa ne fayda

Sen söylersin söz içinde sözün var
Çalarsın çırparsın oğlun kızın var
Şu dünyada üç beş arşın bezin var
Tüm bedesten senin olsa ne fayda

Kul Himmet Üstadım gelse otursa
Hakkın kelâmını bile getirse
Dünya benim deyip zapta geçirse
Karun kadar malın olsa ne fayda

Gafil Gezme Şaşkın – Kul Himmet

Bölüm 5: Virani

16. yüzyıl – 17. yüzyıl

Virani, tarihin en önemli Bektaşi dervişlerinden biridir. Hurufilik’ten de etkilenen Virani birçok şiire imza atmış, dergahlara emek vermiş biriydi. Virani geldiği kültürdeki diğer dervişler gibi kamil insan olmayı, insanlara yardım etmeyi, yaratıcıyı keşfetmeyi ilke edinmiş ve hayatını buna adamıştır.

Virani’nin felsefesine ve diğer birçok ulu ozana göre de insan yaratıcıdan gelmektedir. Virani der ki “Eğer bir insan kendi yaratılış hikmetini aramak istiyor ve bu yaratılıştaki hikmeti görmek istiyorsa kendine ayna tutsun, yani karşısındaki birine baksın.”

Elif u mim’den aldık sırr-ı Kur’an’ı
Mim’i sır eyledik se’den içeri
İki nokta üç hurûf geldi bâ ile
Bâ’yı sır eyledik se’den içeri

Haydar’ın zâtına demişiz belî
Göster bana pirim dest u dâmânı
Küfür deryasında bulduk imânı
Hakk dedik küfüre dinden içeri

Otuz üç hurûftur harfin tamamı
Bir elif, mim ile buldu bu ayn’ı
Yetmiş üçten aldık kâf ile nun’u
Câna âşık olduk cândan içeri

Gürûh-ı Nâci’den bir Bacı geldi
Kırklar’ın dolusun eline aldı
Cümlesi Bacı’ya bir secde kıldı
Şâh dedik Bacı’ya Şâh’tan içeri

Bacı’nın ismine Fâtima dediler
Yeri göğü onda mevcûd bildiler
Selmân üzüm getirdi engûr ezdiler
Gark olduk engûre nurdan içeri

Virâni sözünü ârifçe söyle
Yükseği neylersin engini boyla
Arif ol da dost bağını sır eyle
Güle âşık olduk gülden içeri

Elif-i Mimden Aldık Sırrı Kuran’ı – Virani

Bölüm 6: Teslim Abdal

17. yüzyıl

Teslim Abdal, hakkında bilginin günümüze çok az ulaştığı dervişlerden biridir. Osmanlı dönemi Bektaşi ocağının önde gelen isimlerden birisidir, ayrıca Osmanlı’nın Bağdat seferine de katıldığı gelen bilgilerden. Doğduğu ve yaşadığı köyde onun eserleri hala saklanmakta, türbesi de burada bulunmaktadır. Kamili insan felsefesinden gelen Teslim Abdal diğer Bektaşi dervişleri gibi dünyevi hayattan çok ahiret hayatına önem vermiştir.

İşte geldim işte gittim
Yağ çiçeği gibi bittim
Şu dünyada ne iş ettim
Ömürcüğüm geçti gitti

Çağırdılar imam geldi
Hr biri bir işe yeldi
Azrail pençesin saldı
Can kafesten uçtu gitti

İşte geldi yuyucular
Tenime su koyucular
Kefenim elinde Hoca
Kefenciğim biçti gitti

Ayırdılar ilimizden
İp attılar belimizden
Pek tuttular kolumuzdan
Can cesedden uçtu gitti

İlettiler mezarıma
Sığındım gani kerime
Toprak attılar serime
Gözüm yaşı taştı gitti

İmam telkine başladı
Bir sevapçık iş işledi
Komşular bizi boşladı
Geri dönüp kaçtı gitti

Kabrime bir melek geldi
Bana bir sualcik sordu
Hışm edip bir topuz vurdu
Tebdilciğim şaştı gitti

Teslim Abdal oldu tamam
İşte geldi ahir zaman
Yardımcımız oni kimam
Ten türab karıştı gitti

İşte Geldim İşte Gittim – Teslim Abdal

Bölüm 7: Sıdkı Baba

1865 – 1928

Sıdkı Baba ya da namı diğer Pervane. Kendisi Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar ve sonrasında da bir süre kadar yaşamış, yakın döneme etki etmiş birisidir. Hacı Bektaş-i Veli dergahına gelebilmek için küçük yaşta evden kaçmış, dergahta eğitim görmüş, eğitimini de dergahın önemli isimlerinden Feyzullah Efendi’den almıştır.

Yaşadığı yerlerde eğitim vermek ve şiir yazmak dışında köylerdeki inşaat, çeşme gibi işleri yönetmiş, halkı bilgilendirmeye ve doğruya yönlendirmeye çalışmıştır. Bıraktığı ölümsüz eserleri günümüze kadar ulaşmıştır.

Zülf-ü kâküllerin amber misali
Buy-u erguvandan güzelsin güzel
Kızarmış gonca gül gibi yüzlerin
Şah-ı gülistandan güzelsin güzel

Yüzünde yeşil ben aşikar olmuş
Çekilmiş kaşların zülfikâr olmuş
Gözlerin aleme hükümdar olmuş
Mühr-ü Süleyman’dan güzelsin güzel

Kurulmuş göğsünde bahçe-i vahdet
Hatmolmuş kadrinle tûbayı hikmet
Cemalin seyreden istemez cennet
Sen huri gılmandan güzelsin güzel

Gözlerin velfecri benzer imrân’e
Seni seven âşık olur divane
Yanakların şûle, vermiş cihane
Yüz mahı tabandan güzelsin güzel

Çiğ düşmüş çayıra benzer yüzlerin
Âşıkın öldürür şirin sözlerin
Mısrın hazinesi değer gözlerin
Zühre-i rahşandan güzelsin güzel

Sıdkı der suretim hattın secdegâh
Cümle güzellere oldum pişegâh
Güzeller tacısın yüzün padişah
Yusuf-u kenan’dan güzelsin güzel

Zülf-ü Kâküllerin Amber Misali + Sıdkı Baba

Bölüm 8: Yunus Emre

1238 – 1320

Yunus Emre’nin Anadolu’nun inanç mozaiğinde yaptığı etki muazzam. Hoşgörü, tasavvuf ve ilahi aşk denildiğinde akla ilk gelen isimlerin başında Yunus Emre gelir. Osmanlı’nın kuruluş, Selçuklu’nun yıkılış dönemiydi, Moğol akınları Anadolu’yu huzursuz ediyordu bu dönem. Yunus dergaha girmeden önce yokluk çeken köylüleri için yardım almaya ününü duyduğu Hacı Bektaş-i Veli’ye gelir. Hacı Bektaş-ı Veli’nin sana buğday yerine nefes verelim demesine rağmen buğdayda ısrarcı olan Yunus, buğdayını alır ve köyüne dönmek için yola koyulur. Geri dönüş yolunda hatasını anlayıp dergaha dönmüş, Hacı Bektaş-ı Veli’den af dilemiş, kusuru için özür dilemiştir. Hacı Bektaş-i Veli ise ona “Biz senin kilidini Tapduk Emre’ye verdik” der ve onu, öğrencisi Tapduk Emre’ye yönlendirir. Yunus bundan sonra Tapduk Emre’ye bağlanmış, burada eğitim görmüştür.

Şiirlerinde ve yaşam tarzında her zaman iyi insan olmayı, insanlara fayda sağlamayı, naifliği ve kamil insan olmayı anlatmıştır. Sanılanın aksine kendisi Bektaşiliğin iyi bir öğrencisi olmuştur. İnançsal olarak bu felsefede yetişmiştir. Ömrünün sonuna kadar da kalbinde yaratıcı aşkı ve bu düşünce ile yaşamıştır.

Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil

Bir gönülü yaptın ise
Er eteğin tuttun ise
Bir kez hayır ettin ise
Binde bir ise az değil

Yol odur ki doğru vara
Göz odur ki Hak’kı göre
Er odur alçakta dura
Yüceden bakan göz değil

Erden sana nazar ola
İçin dışın pür nur ola
Beli kurtulmuştan ola
Şol kişi kim gammaz değil

Yunus bu sözleri çatar
Sanki balı yağa katar
Halka matahların satar
Yükü gevherdir tuz değil

Bir Kez Gönül Yıktın İse – Yunus Emre

Bölüm 9: Fuzuli

1483 – 1556

Fuzuli’ye sormuşlar aşık kimdir diye. “Aşık, canını, cananına feda eden kişidir” demiş. Fuzuli de diğer ulu ozanlar gibi iyi insan olmayı, özü doğru, alçakgönüllü ve iyilik peşinde olmayı hedeflemiştir. Diğer birçok ozan gibi o da içli, duygulu ve hassas birisidir. Yazdığı şiirler ve Anadolu insanına gösterdiği hissiyat ile önemli bir isim olmuştur.

Ülkemizde uzun yıllardır bilinen, dilden dile geçen Leyla ile Mecnun’un öyküsü Fuzuli tarafından yazılmış ve edebiyat dünyasına bırakılmıştır. Bu eser beşeri aşkın en iyi örneklerindendir. İlahi aşkı da içinde barındıran Fuzuli tüm hayatını Irak’ın Kerbela bölgesinde geçmiştir, Ehl-i Beyt sevgisinden ötürü buraya ölümünden sonra defnedilmiştir, yıllar geçse de eserleri hâlâ canlı şekilde bize ulaşmıştır.

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı

Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı

Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

Gâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı

Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
Beni tan eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mı

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

Beni Candan Usandırdı – Fuzuli

Bölüm 10: Edib Harabi

1853 – 1917

Bazı kişiler vardır ki tarihten izi silinmez, silinemez. Harabi de onlardan biridir. Edip iken girdiği Bektaşilik’ten Harabi ismini almış, ölümsüz eserler bırakmıştır. Eserleri en çok bestelenen şairlerin başında yer alır. Yakın tarihte yaşamış olması, İstanbul’da ve Bektaşi tarikatında önemli iz bırakması günümüze yaptığı etkilerinin en önemli nedenlerinin başında gelir.

Eserlerinin birçoğu kurtarılmış durumda, nefeslerde ve deyişlerde birçok şiirini görüyoruz. Bazı eserleri yanlış anlaşılmış olup, eleştiri almış olsa da, asıl neden şiirlerindeki derinlik ve mananın anlaşılmamış olunması.

Ey zahit şaraba eyle ihtiram
Müslüman ol terk et bu kil ü kali
Ehline helaldir na-ehle haram
Biz içeriz bize yoktur vebali

Sevaba girmek çün içeriz şarap
İçmezsek oluruz duçar-ı azap
Senin aklın ermez bu başka hesap
Meyhanede bulduk biz bu kemali

Kandil geceleri kandil oluruz
Kandilin içinde fitil oluruz
Hakkı göstermeye delil oluruz
Fakat kör olanlar görmez bu hali

Sen münkirsin sana haramdır bade
Bekle ki içesin öbür dünyada
Bahs açma Harabi bundan ziyade
Çünkü bilmez haram ile helali

Ey Zahit Şaraba Eyle İhtiram – Edib Harabi

Bölüm 11: Seyrani

1800 – 1866

Gönül insanları tutkun olduğu şeylerin peşinden giderken mal, mülk ve para gibi dünyevi şeyleri düşünmez. Seyrani de böyle biriydi. Askerlikten sonra İstanbul’a gider, burada sarayda şairlik yapan şairlerin yanında zaman geçirir. İstanbul’da bir süre yaşar ve görgüsünü artırır. Şiirlerinde haksızlığa, dünyevi şeylere bağlılığın kötülüğüne ve ilahi aşka rastlanır.

Birçok şiiri bulunan Seyrani birçok ölümsüz eser bırakır ve sessizce kendi topraklarında yaratıcıya kavuşmuştur.

Bu gece uykuda gördüm bir mana
Ne ben yorabildim ne de yoran var
Erenler bir nişan dikmiş meydana
Ne ben vurabildim ne de vuran var

Aktı bir şehire gönlümün nehri
Bir kış baran oldu Huda’nın katn
Alt üst olmuş diye gezdim o şehri
Ne kimse üşümüş ne de buyan var

Bülbül okur güle binbir müsemma
Marifet değildir ilm-i muamma
Seyranî’yim benim derdim çok amma
Ne ben derdim derim ne de soran var

Bu Gece Uykuda Gördüm Bir Mana – Seyrani

Bölüm 12: Dedemoğlu

17. yüzyıl / 18. yüzyıl

Kimi ozan sadece şair, kimisi dergahta bir baba kimisi ise hem bir kumandan hem de şairdir. Dedemoğlu ise Şah Hatayi benzeri bir öyküye sahiptir. İran Şah’ının oğludur, iç savaştan Osmanlı’ya sığınır. Bir süre sonra ise etrafına toplanan insanlarla birlikte Osmanlı’ya savaş açar. Savaşı kaybetse de bıraktığı eserleri tüm Anadolu’yu derinden etkiler.

Çıktık Horasan’dan eyledik sökün
Düşürdüler bizi tozlu yollara
Omuzda parlıyor kargı cıdalar
Aşırdılar bizi karlı dağlara

Bölük bölük oldu yüklendi göçler
Atlandı yaşlılar yayandır gençler
Başımıza geldi gördüğü düşler
Düşürdüler bizi gurbet ellere

Gahi konduk gahi göçtük yollara
Bilip bilmediğim gurbet ellere
Alem dağlarından şu düz çöllere
Şimden sonra destan olsun dillere

Oradan yükledik geldik Culab’a
Seksen dört bir erdir gelmez hesaba
Deve koyun çoktur insan kalaba
Susuz hayvan inileşir göllere

Dedemoğlu der ki aşkın bağından
Aşırdılar bizi Yozgat dağından
Anadolu Sivas şehri sağından
Bizden sonra bir nam kalsın illere

Çıktık Horasan’dan Eyledik Sökün – Dedemoğlu

Bölüm 13: Ercişli Emrah

1775 – 1854

Van’ın Erçiş bölgesinde hayata merhaba diyen Erçişli Emrah, Anadolu kültürüne damgasını vuran şairlerin başlarında geliyor. Hem ilahi hem de beşeri aşkı doruklarda yaşadı. Dillere destan olan aşkı, rüyasında bade içmesi, pir elinde yetişmesi ve dergah eğitimi ile bambaşka boyutlara gelmiş, büyük bir hak aşığı olmuştu.

Seherde uğradım ben bir güzele
Dedim sarhoş musun söyledi yoh yoh
Ağ elleri boğum boğum kınalı
Dedim bayram mıdır söyledi yoh yoh

Dedim ala nedin dedi gözümdür
Dedim şeker nedir dedi sözümdür
Dedim alma nedir dedi (y) üzümdür
Dedim öpeyim mi söyledi yoh yoh

Dedim İnci nedir dedi dişimdir
Dedim kalem nedir dedi kaşımdır
Dedim onbeş nedir dedi yaşımdır
Dedim daha var mı söyledi yoh yoh

Dedim ölüm nedir dedi aynımda
Dedim zulum nedir dedi boynumda
Dedim turunç nedİr dedi koynumda
Dedim ver ağzıma söyledi yoh yoh

Dedim sırma nedir dedi telimdir
Dedim İnce nedir dedi belimdir
Dedim Emrah nedir dedi kulumdur
Dedim satar mısan söyledi yoh yoh

Seherde Uğradım Ben Bir Güzele – Ercişli Emrah

Bölüm 14: Aşık Dertli

1772 – 1846

Dertli’nin hayat hikayesi tıpkı ismi gibidir. Erken yaşta kaybedilen baba, memleketinde uğradığı zulüm ve dönemin zalim valisi tarafından elinden alınan toprakları. Hayatının büyük bölümü böyle geçen Dertli, İstanbul, Konya, Kahire gibi dönemin büyük şehirlerine gitmiş, görgüsünü geliştirmiş ve yetkin bir Bektaşi ozanı olmuştur. Hayat hikayesi hep gezgin olarak devam etti.

Telli sazdır bunun adı
Ne ayet dinler, ne kadı
Bunu çalan anlar kendi
Şeytan bunun neresinde?

Abdest alsan aldın demez
Namaz kılsan kıldın demez
Kadı gibi haram yemez
Şeytan bunun neresinde?

Venedik’ten gelir teli
Ardıç ağacından kolu
Be Allahın şaşkın kulu
Şeytan bunun neresinde?

İçinde mi, dışında mı
Burgusunun başında mı
Göğsünün nakışında mı
Şeytan bunun neresinde?

Dut ağacından teknesi
Girişten bağlı perdesi
Behey insanın teres’i
Şeytan bunun neresinde?

Dertli gibi sarıksızdır
Ayağı da çarıksızdır
Boynuzu yok, kuyruksuzdur
Şeytan bunun neresinde?

Şeytan Bunun Neresinde? – Aşık Dertli

Bölüm 15: Kaygusuz Abdal

1341 – 1444

“Gaybî artık kaygın almadı, Kaygusuz oldun…”

Kaygusuz Abdal, hikayesi en mistik olan ozanların başında gelir. Kaygusuz Abdal yani doğum ismi ile Gaybî çok iyi yetiştirilmiş, yetenekli bir hükümdar oğludur. Babası Alanya Beyi’dir ve dönemin en güçlü merkezlerinden birine sahiptir. Gaybî tahtın varisidir. Ancak o farklı bir güce sahiptir ama henüz farkında değildir. Gaybî bir av macerasında bir ceylana ok atar, ceylan koltuk altından ok ile yaralansa da kaçmaya devam eder, amansız bir kovalamaca başlar. Gaybî gece, gündüz avının peşinden gider, ceylan bir dergahın kapısından içeri girer, ardından da Gaybî. Burası Bektaşi dervişi olan Abdal Musa’nın dergahıdır, dergahtakiler pirlerine Gaybî’nin geldiğini ve yaralı ceylanı almak istediğini söyler. Abdal Musa Gaybî’yi çağırır, “Attığın oku tanır mısın?” der, Gaybî ise “Tanırım pirim, okta Alanya Sancağı’nın nişanı vardır” der. Pir koltuk altını kaldırır ve Gaybî attığı okun Abdal Musa’nın koltuk altına isabet ettiğini görür ve efsanevi olay bambaşka bir hikayenin başlamasına vesile olur.

Kaygusuz Abdal güçlü bir divana ve birçok bestelenmiş esere sahiptir.

Adem oldum geldim adem içine
Uğradım bir hana handan içeri
Zembur gibi kandan kana konarken
Bir kana uğradım kandan içeri

At oynatma zahit bu meydan değil
Bu meydan der isen bu erkan değil
Süleyman der isen süleyman değil
Süleyman var süleyman’dan içeri

Aşk bedesteninden mercan almışem
İrfan meclisinden erkan almışem
Bu canı verip de bir can almışem
Saklarım bu canı candan içeri

Şeriatı muhammede verdiler
Tarikat üstüne bir yol kurdular
Marifet babında sual sordular
Hakikat var hakikattan içeri

Kaygusuz eydür bir nutkum hakla
Bir mürşide el ver kalbini pakla
Mürşidin verdiğin tut kavi sakla
İlikten kemikten kandan içeri…

Adem Oldum – Kaygusuz Abdal

Bölüm 16: Turabi

19. yüzyıl

Turabi şu an Bulgaristan toprağı olan Yabolu’da dünyaya gelmiş, doğum adı Ali olan bir bektaşi ozanıdır. Hayat hikayesinden çok şiirleri günümüze kadar ulaşmış olan Turabi, döneminin en iyilerindendi. Bektaşilik’in en önemli makamı olan dedebabalık makamına kadar giden hayat hikayesi diğer ulu ozanlar gibi hep üretmek, kamil olmak ve iyilik yapmak üzerinde geçmiştir.

Salma dil gemisin engine aşık
Erenler aşkına payan bulunmaz
Her yerde keşfetme sakın hakayik
Anı fehmeyliyen bir can bulunmaz

Arifin halini tarif ne hacet
Efsane sözlerden eyle feragat
Kande göster bana sahip keramet
Ali çoktur Şahımerdan bulunmaz

Muhtefi oldular alemde erler
Kıymetsiz olmuştur ilmü hünerler
Her kime sorarsan arifiz derler
Benden özge baktım nadan bulunmaz

Turabi cihanda olduk serseri
Fehmeden kalmamış dürrü gevheri
Kimsenin kimseden yoktur haberi
Böyle acaip seyran bulunmaz

Salma Dil Gemisin Engine – Turabi

Bölüm 17: Ruhsati

1835 – 1911

Ruhsati’nin öyküsü belki de belgeseldeki en acıklı öykülerden biridir. Hayatı boyunca çok büyük acılara katlanmış, buna rağmen inancı sayesinde hayata tutunabilmiş. Çocukken anne ve babasını, daha sonra kısa süre önce evlendiği eşini, çocuklarını kaybetmiş, onların acılarına katlanmak zorunda kalmıştır.

Ruhsati böyle acıklı bir hayat yaşarken öksüz olduğu için yanına verildiği bir ağa evinde gelen misafirleri izleyerek, dinleyerek kendini geliştirmiş ve önemli bir ozan olmuştur. Büyük bir şiir arşivi olan Ruhsati, şiirlerinde birçok acıklı şiir yazmıştır. Bu muhtemelen yaşadığı hayatın verdiği acılardan dolayıydı. İnançsal anlamda birçok dergahta eğitim alan Ruhsati Bektaşilik’in bir savunucusu olarak hayata veda etti.

Daha senden gayrı âşık mı yoktur
Nedir bu telaşın ey deli gönül
Hele düşün devr-i Adem’den beri
Neler gelmiş geçmiş say deli gönül

Günde bir yol duman çöker serime
Elim ermez gidem kisb ü kârime
Kendi bildiğine doğrudur deme
Gel iki adama uy deli gönül

Şu yalan dünyadan ümidini üz
İnanmazsan bak kitaba yüz be yüz
Hanen mezaristan malın bir top bez
Daha doymadıysan doy deli gönül

Baktım iki kişi mezar eşiyor
Gam kasavet geldi boydan aşıyor
Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor
Gel de bu rüyayı yoy deli gönül

Birgün bindirirler ölüm atına
Yarın iletirler Hakk’ın katına
Topraklar susamış adam etine
Hep ağzını açmış hey deli gönül

Mevlâ’m kanat vermiş uçamıyorsun
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun
Ruhsatî dünyadan geçemiyorsun
Topraklar başına vay deli gönül

Daha Senden Gayrı Âşık Mı Yoktur – Ruhsati

Bölüm 18: Aşık Veli

1793 – 1853

Anne ve babasını çocukken kaybeden bir diğer ozan ise Aşık Veli’dir. Ne garip değil mi? Bir çoğunun öyküsü birbirine benzer. Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden atalarının Sivas’a gelip yerleşmesinin ardından dünyaya merhaba diyen Veli, ailesini kaybettikten sonra çobanlık yapar. Onu keşfeden Aşık Kenter, Veli’yi eğitir, birçok şey öğretir ama hayat Kenter’i de ondan alır. Acısını unutmak, derman bulmak için Hacı Bektaş-i Veli’ye giden Aşık Veli orada derman bulacağını sanırken, oradakilerin daha büyük dermana ihtiyaç duyduğunu görür ve şu şiiri yazar:

Yüzüm süre süre dergaha geldim
Erenler meydanı uludur deyü
Günahımı aldım darına durdum
Kusura bakmayan Ali’dir deyü

Şehzadem var deyü inandım geldim
Arayı arayı dostumu buldum
Gönül kuşunu da avına saldım
Gevher avladığım gülüdür deyü

Cevahir madeni dostun elleri
Seherde açılır bülbül dilleri
Kılavuzla aştım geldim belleri
Menzilim erenler yoludur deyü

Hakisar olmuşum pîrin yoluna
Hiç mi bakman bu garibin haline
Bir baz ile düştüm derya salına
Cevher avladığım gölüdür deyü

Veli’m pire geldin er meydanında
Alış-veriş için kar meydanında
Her ne ister isen var meydanında
Metahım bezirgan malıdır deyü

Yüzüm Süre Süre – Aşık Veli

Bölüm 19: Gevheri

17. yüzyıl

Her zaman hakka aşık olmak için dergahtan geçmek gerekmez, dergahına ve veliye aşkı kendinde bulabilirsin, yaratanı bulduğun gibi. Gevheri de bunun bir örneğidir. Osmanlı’da katiplik yapan Gevheri içindeki Hacı Bektaş-i Veli aşkıyla yanıp tutuşup, bu aşkla şiirler yazmıştır.

Bugün ben bir bağa girdim
Ne bağ duydu ne bağbancı
Gülün şeftalisin derdim
Ne bağ duydu ne bağbancı

Bağın duvarını aştım
Kırmızı gülnen konuştum
Öptüm sevdim helallaştım
Ne bağ duydu ne bağbancı

Bağın kapısını açtım
Sanarsın cennete geçtim
Doldurdum badesin içtim
Ne bağ duydu ne bağbancı

Seherin tan yeri attı
Bülbül elvan elvan öttü
Gevheri yükünü tuttu
Ne bağ duydu ne bağbancı

Seherde Bir Bağa Girdim – Gevheri

Bölüm 20: Yemini

Son bölümü Yemini’ye ayıran belgesel serisi bu bölümde güzel bir final yapıyor.

Yemini bir Bektaşi’dir. Bektaşi dergahında eğitim almış ve hayatının çoğunu Balkanlar’daki dergahta geçirmiş. Asya’dan Balkanlar’a kadar gelen Türkler’in ve buradaki Bektaşiler’in hayatına, inançlarına ve yaşam tarzlarına silinemez etkiler yaptı.

Yemini de diğer tüm ulu ozanlar gibi yıllarca dilden dile bu zamana kadar geldi.

Lam eliften arşa pervaz eyledim
Kaf u nun’dan başıma taç eyledim

Kuvvet u savt ü kelam nutku ruh
Cümlesini hüsne muhtaç eyledim

Nüh felek burcunda kurdum hameyi
La mekan yurdunu taraç eyledim

Suret -ı şabin katat görmek için
Perde püşi ne miraç eyledim

Beyt-i mamur içre mesken tutalı
Ey Yemin’i günde bir hac eyledim

Lam Eliften Arşa Pervaz Eyledim – Yemini

İçerik hakkında ne düşünüyorsun?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Bulut Öztürk tarafından oluşturuldu

WordPress geliştiricisiyim, yazılım geliştiren bi' işletmem var. Hobi olarak bloglarla uğraşıyorum ayrıca bol bol gezmeye çalışıyorum.

Bizim İçin Şampiyon

Babamın Penguenleri