in , ,

Oha!Oha!

Queer kuramı ve sinema: Zenne filmi

Zenne filmi; kadın-erkek eşitliği, aile yapılanması, doğunun gelenekselliği, batının modernliği ve LGBTİ birey olmanın toplumdaki temsilidir.

Zenne (2011) filmi, Can karakteri üzerinden kapital sistem ve LGBTİ+ bireylerin kamusal alanda çektiği zorluğu irdelerken Ahmet karakteri üzerinden de muhafazakâr bir ailede ve heteronormatif bir toplumda eşcinsel bir birey olmanın zorluğunu irdeler. Zenne (2011) filmi kadın-erkek eşitliğini, aile yapılanmasını, doğunun gelenekselliğini, batının modernliğini, savaşın insanlar üzerinde bıraktığı psikolojik etkiyi bir yandan gösterirken diasporada LGBTİ+ birey olmanın toplumdaki temsilidir.

Queer kavramı ve Queer kuramı

Batı’da uzunca bir süre eşcinselleri aşağılamak için kullanılmış queer; tuhaf, acayip, şüpheli, iğreti, dengesiz gibi kelimelerinin karşılığıdır. 1980’lerin sonunda eşcinsel erkekleri aşağılamak için kullanılırken, 1990’ların başında cinsiyet normlarının dışında kalanlar (lezbiyen, gey, biseksüel, travesti, interseks) tarafından pejoratif anlamıyla kullanılarak benimsenmiştir. Queer sert bir kelime olabilmekle birlikte cinsel sınıflandırmaları kabul etmeyen heteronormatif sistemin homofobik elinden çekip alınabilecek güçlü, ironik bir silahtır.

Feminist kuramdan beslenen queer kuramı, 1990’lardan beri hızla gelişerek “cinsiyet/toplumsal cinsiyet/cinsel yönelim kimliklerinin hiçbirinin ‘doğal’ olmadığı dolayısıyla da iktidar ilişkilerinden bağımsız düşünülmeyeceği” görüşü üzerine yapılanmaktadır. Bu açıdan cinsiyetlerin ve cinsel yönelimlerin (eşcinsel, biseksüel, transseksüel, travesti) tanımlanmasının baskıcı bir tutum olduğu ve sınırlarının kimlik politikası yapanlarca çizildiği düşüncesinden hareket etmektedir. Bu bakış açısına göre cinsel kimlikler kültürel bir etkilenmenin ve cinsiyetleri sınıflandırmanın bir sonucudur. Homoseksüel “damgası” (!) keşfedilmeden önce bireyler homoseksüel yönelimleri üzerinden işaretlenmiyordu. Böylece yapısalcılar, kimlik kavramını kültüre bağlı olarak tanımlar ve özneyi de kültür içinde konumlandırır. Queer politikalar gey ve lezbiyen toplulukların konformist olmayan durumlarını görünür kılmak ve LGBTİ+ politikaların en önemli amaçlarından biri de metalaştırmaktan uzaklaştırmakla ilgilidir. Queer çalışmalar sadece gey, lezbiyen, travesti, transseksüelleri kapsayan kimlik/kimliği merkezsizleştirme politikalarına ilişkin çalışmalarla sınırlı kalmayıp, daha geniş sosyal meseleleri de ele almaktadır. Butler’a (2016) göre; “belirli siyasi hedefleri olan, dinamik ve farklılaşmış bir harekettir” queer. Bu hareket ulus ötesi açıdan bakıldığında, homofobi, kadın düşmanlığı ve ırkçılıkla savaşmaya çalışılmış, ayrımcılık ve her türden nefrete karşı verilen mücadelenin müttefiki olmuştur.

Quuer kuramı ve sinema

Cinsiyet (sex), erillik ve dişilik arasında farklılık gösteren özellikler aralığıdır. Biyolojiktir ve doğuştan gelir. Kadın, erkek, LGBTİ+ gibi.

Toplumsal cinsiyet (gender), toplum norm(al)larının belirlediği ve “kadın nasıl olmalı?”, “erkek nasıl olmalı?” sorularına verilen cevaplarla var olan fikirlerin sosyal yapılanmasıdır. Heteronormatif normda LGBTİ+ bireyler “sapkın, “sapık”, “hastalıklı” gibi yergili ifadelerle ötekileştirilerek normun dışına itilmiştir. “Öteki” diye nitelendirilen LGBTİ+ bireyler kamusal alandan da soyutlanmalarıyla birlikte durum yaşam ve hak ihlallerine kadar uzanabilmektedir.

LGBTİ+ bireyler kendilerini ifade etmek, farkındalık oluşturmak ve özlerine kavuşmak, sorunlarına çözüm bulabilmek için büyük çaba harcamışlardır. Sanat, sarf edilen çabada işlev gören bir araçtır. Sanat, gerçeği yansıtır; “öteki” kimliği kendi gerçekliğiyle, özüyle yansıtır. Sanat ile insan dünyadaki mutlak düzenin olmadığına inanır. Sanat ile insan kendisini buldukça değişir; değiştikçe değiştirmek ister.

Yazılı metnin görsel dile tercümanı olan sinemanın, görünemeyen, göz ardı edilen toplumsal gerçekleri, dile getirilemeyen sorunları hem görsel hem işitsel olarak izleyiciye göstererek toplumu bilinçlendirerek farkındalık yaratmasında payı nitekim büyüktür. LGBTİ+ bireylerin toplumda konumlanışı, cinsel yönelim ve kimliklerinden dolayı karşılaştıkları gerek fiziksel gerekse psikolojik şiddet, toplumsal ve devlet baskısı çalışma sosyal hayattaki zorluklar, kendini ifade etmede karşılaşılan zorluklar sinema aracılığıyla dolaylı bir şekilde izleyici kitlesine ulaşır. LGBTİ+ bireylerin özgür cinsel hayat, topluma katılma ve ekonomik özgürlük istekleri mesaj olarak taşıyıcı işlevi gören sinema ile alıcı olan izleyici kitleye yani ulaşılmak istenen topluma anlatmaya ve bu konuda bilinçlendirmeye çalışmaktadır.

Queer kuramı bağlamında Zenne filmi

Zenne filmi, 2008 yılında eşcinsel birey olduğu için babası tarafından vurularak öldürülen Ahmet Yıldız’ın hayat hikâyesinden esinlenerek arkadaşları Caner Alper ve Mehmet Biray tarafından senaryosu ele alınıp, yönetilen bir film. Zenne, ülkemizdeki önemli fakat önemsizleştirilen sorunlara değinmektedir.

Can (Kerem Can), İstanbul’da fal kafede fal bakarak ve akşamları bir eğlence mekânında dans ederek geçimini sağlayan, teyzesi Şükran (Jale Arıkan) ve Şükran’ın sevgili ile Murat (Mehmet Bozdoğan) ile yaşayan feminen, aseksüel bir asker kaçağı. Ahmet (Erkan Avcı), memleketi Urfa’dan İstanbul’a üniversite eğitimi için gelmiş, kardeşiyle yaşayan ailesiyle sürekli çatışan bir eşcinsel. Daniel (Giovanni Arvaneh) ise Alman bir fotoğrafçı. Afganistan’da fotoğraflarını çektiği çocukların mayına basarak ölmesine sebep olduğu için İstanbul’da kendisini toplayan bir biseksüel.

Sinemada toplumsal anlamda birbirini onaylanan ve onaylanmayan karakterler ya da davranış biçimleri bir arada gösterilir. “Birey akışkandır. Bu akışkanlık içinde kendisini var etmesi gerekir.” Özne kültür içine konumlandırıldığından kimlik ediminde buna bağlı kalır.

“Zenne”, Farsça kökenli bir kelime olup kadın anlamına gelirken eski göçebe Türk geleneğinde düğünlerde ve şenliklerde “kadın kıyafetiyle” geleneksel olarak “kadın gibi” oynayan, dans eden erkeklere verilen isimdir.

Ahmet, parkta tekinsiz bir atmosferde kuşkuyla arkasına bakarak yürüyerek arkadaşı Can’ın zennelik yaptığı mekâna gelmesi; toplum benliğinden kendi özüne sığınarak olmak istediği yerde ve kişilerin yanında olmasıdır. İlk sahnelerde Can, gösterişli dansöz kıyafetinin içinde görülür. Karakter, kadın (sex objesi – özne) olarak konumlandırılmış; erkekler (nesne) tarafından beğenilerek izlenmektedir. Sonraki sahnede omuzlar üzerinde havaya atılarak coşkuyla, bayraklarla asker uğurlaması görülür. Bu sahnede erkeklerin kamusal alandaki bir yerinin de güçlü, sert, erkeksi asker olmasıdır. Bu iki sahnenin peş peşe gelmesi toplumsal cinsiyetin heteronormatif bir ifade söylemidir. Çünkü birinde erkek kadınsılaştırılmış ve beğenilerek arzuyla izlenirken diğer sahnede erkek, erkeksidir ve omuzlar üzerinde taşınarak askerliğin erkek işi olduğu kanısıyla hemcinsleri tarafından omuzlar üzerinde taşınarak kutlanmaktadır.

Takvimdeki gey resmi –erkek erkeğe eğlence- bir dönem resmidir. Bunun yıllar önce resmedilmesi, biyolojik cinsiyetin sadece kadın ve erkekten oluşmadığı LGBTİ+’nin de doğuştan gelen biyolojik bir cinsiyet olduğuna ve sonradan içine doğulan toplumda kazanılmadığına işarettir.

Ahmet’in annesi Kezban’ın (Rüçkan Çalışkur), kızı Hatice’ye, (Esme Madra) oğlu için “Senden gelecekler dağ üzümü, ondan gelecekler bağ üzümü.” diyerek Anadolu’nun keskin görüşlü, gelenekselci bir bakış açışına sahip ve oğluna düşkün bir anne profili çizerek kadın ve erkeği kendi toplumunda konumlandırarak erkeğin baskın ve daha değerli, soyunu –kendi kanını- ilerleten olarak görmesi ve kadını da daha da değersizleştirerek kendinden – kendi devamından- görmez. Kezban’ın, kızı Hatice’ye çirkef bir üslupla emirler vermesi, abisine hizmet etmesi gerektiğini vurgulaması; kadının geldiği ve var olmaya çalıştığı toplumda kendisini ispat etmesi gerektiğini çürütmeye çalışarak kadının bir emir alan, emirlerin karşısında boynunun bükük olduğu, “kadındır, hizmet edecek” algısıyla istenilenin yerine getirmesi gerektiği anlamına gelir. Kezban’ın kızına “saçlarını topla.” demesi; kadının kendine değer vermesi gerekmediğini, güzel görünmenin bir anlamı olmadığını göstererek kadının baskı altında olduğunu gösterir. Hatice, ataerki sistemin cezasını çeken, baskı altında olan bir kadın temsilidir. Kezban, geleneksel bağlardan kopamamış, muhafazakâr, LGBTİ+ karşıtı, ataerki bir toplum yapısında erkek hegemonyasını kabul etmiş bir kadın temsili olarak karşımıza çıkar.

Asker kaçağı olan Can’ın yakalandığında “Gittim ve ‘ibneyim’ dedim.” demesi, LGBTİ+ bireylerin kamusal alandan bir şekilde soyutlanmasını, yaptığı askerlikten dolayı psikolojik hasar görmüş abisi Cihan’ın (Tolga Tekin) “Herkes gibi tıpış tıpış gideceksin.” demesi Türkiye’de her Türk erkeğinin zorunlu askerlik yapması, erkeklik sorumluluğunu yerine getirmesi gerektiğinin altını çizerken LGBTİ+ bireylerin kamusal alandaki karşılaştığı zorluklarında nitekim göstergesidir.

İstanbul’da eğitim alan çocuklarının yanına Urfa’dan gelen Kezban’ın, “Buralar tekin değil.” demesi; doğunun geleneksel anlayışının karşısında batının modernliği bir tehlike arz ettiği görüşünün temsilidir. Memleketi Urfa’ya dönen Kezban, oğlu ve kızıyla vedalaşırken oğluna şefkatle bakıp yanağını okşarken erkek evladın kendisi için çok değerli olduğunu gösterir. Kızını görmezden gelmesi kız çocuğunun erkek evlada kıyasla değersiz olduğunu gösterir.

Anne baba evden çıkar çıkmaz Ahmet ve Hatice’nin olmak istedikleri gibi davranması, Hatice’nin saçını salıverip düzelttikten sonra ellerini koklayıp “Elleri hâlâ çamaşır suyu kokuyor.” demesi; baskı altındaki bireylerin, baskı yapanın kontrolü altında hareket ettiğini; baskının görülmediği zamanda kişinin istenilen kimlikten sıyrılarak kendi öz kimliklerine kavuşmasıdır.

Ahmet ve Daniel’in giderek yakınlaşması LGBTİ+ ilişkilerinin heteronormativenin dışında kalmadan normal ikili bir ilişki kurabileceğinin işaretidir. Can’ın çalışmak zorunda olması kapital sisteme ayak uydurmak zorunda kalması fakat LGBTİ+ bireylerin çalışma hayatında karşılaştığı zorlukları karşı karşıya gelmesidir. Can karakteri hem kamusal alanda hem ekonomik anlamda hem de sosyal hayatta kadın ve erkek gibi heteronormatifler tarafından soyutlanmadan, ötekileştirilmeden yaşamak için direnen LGBTİ+ bireylerin temsilidir. Can’ın zenne dansı sahnesinden sonra Ahmet’in annesinin namaz kılma sahnesinin gelmesi; içine doğulan keskin norm(al)ları olan topluma LGBTİ+ bireylerin aykırı olduğu, muhafazakârlar tarafından yergi içeren terimlerle eleştirilen bir hedef olduğunun göstergesidir. Ahmet’in çocukluğunda kendisini kız kardeşinin balerin kıyafetini giydiğini için annesinden dayak yemesi ve o anı hiç unutamaması; çocukluğundan beri kendisine baskı kurulduğu, korkutulduğu için cinsel kimliği üzerinden kendisini ispat edememesidir. Kezban, yer bezi kalmadığı için Ahmet’in kırmızı tişörtünü kesmesi; erkek üzerinden kadınsılık belirtileri görmeye dayanamamasıdır ve toplumsal cinsiyet kalıplarına renklerin de ayrıştırılarak koyulduğunun kanıtıdır. Ahmet’in annesi Kezban’ın aksine Can’ın İzmirli hanımefendi annesi Sevgi (Tilbe Saran) Can’a ve arkadaşı Ahmet’e sevgiyle yaklaşması doğunun gelenekselliğine karşı batının modernliğini temsil eder. Can’ın abisi Cihan’ın annesine “Kızın erkek olur döner askerden.” demesi askerliğin koyu ahlakçı ve eril simgeyle sadece erkeklere has olduğunu dile getirmesidir. Can’ın bir an askere gitmeye karar vermesi toplum baskılarına artık dayanamadığını, toplumda LGBTİ+ bireylerin maruz kaldığı psikolojik şiddetin adeta bir temsilidir. Cihan’ın, Ahmet’e “Sen de ailenin gururu musun birader?” diye sorması; heteroseksüel birey Cihan’ın, eşcinsel birey Ahmet’in alaycı bir tavırla kendisini ait hissettiği normlardan cesaretle cinsel kimliğini sorgular. Cihan kendisine rol model olarak şehit babasını belirlemiştir. Babasının ona “Aslan oğlum.” demesi kendisinde güçlü, cesur, otorite sahibi erkek izlenimi bırakmıştır. Psikolojik sorunları vardır fakat annesinin üzerinde hâkimiyet kuran “aile reisi” konumundadır. Cihan, vatan aşkını, babasının şehit olma acısını asker kaçağı olan feminen kardeşi Can’a kusar.

Kezban, eşi Yılmaz’a (Ünal Silver) Ahmet için “Oğlan doğdu ama erkek olamadı. Sana bir oğlan daha doğururum ama erkeklik ister.”, “İbne.”, “Armut dibine düşer.” diyerek; üremenin erkeklikten sertlikten geçtiğini dile getirir. Yine Kezban’ın “Töre, vicdandan büyüktür.” demesi ve eşine tokat atması geleneğe ne kadar bağlı olduklarını, törenin tanımladığı namus kavramına ne kadar değer verdiklerini gösterirken bir yandan da aile içindeki karşıt düşüncelerin birbirine paralel geldiği şiddetli geçimsizliği gösterir. Ailenin iki çocuğu okutma gücü olmadığı için Ahmet’in kız kardeşi Hatice, okulu bırakıp Urfa’ya geri dönmek zorunda olması ailenin eğitim için birini kurban seçmesidir. Erkek çocuğu okutup, kız çocuğunu okutmaması; sığ düşüncelerin hiç değişmemesi, gelenek adı altında toplumda hâlâ var oluğunun göstergesidir.

Şükran’ın nikâhsız birlikte yaşadığı sevgili Murat’tan hamile kalması, Murat ile evlenmeden çocuğu doğurmak istemesi kadının evlenmeden de anne olabileceğini simgelerken bir yandan da değişen aile yapısını ve ilişiklerini simgeler.

Asker kaçağı Can, karakola götürüldüğünde polisin “İbne misin sen? Rapora başvurdun mu? sorusu LGBTİ+ bireylerin ötekileştirildiğinin simgesidir. Ahmet’in Daniel ile sevişmesi ve haz alması sonraki sahnelerde Can’a “Beni ‘zenne’ yapsana.” diye istekte bulunması kendisinde kimlik oluşumun başladığını gösterir. Ahmet’in heyet raporunda askerin nerelisin sorusuna “Urfa.” diye yanıtlaması ve askerin “Verici değildir bu alıcıdır.” demesi doğunun feminenliğinden daha çok erilliğinin baskın olduğunun altını çizerken; askerin “Ne iş yapıyorsun?” sorusunu “Zenneyim.” diye yanıtlamasına “Erkek adam kıvırtır mı hiç?” diye cevap vermesi naifliğin, süslenmenin, izlenenin, kıvırtmanın kadına özgü olduğunu dile getirerek eril bakış açısıyla LGBTİ+ bireylere homofobik bir eleştiridir.

Ahmet’in babasına her şeyi itiraf etmesi, Kezban’ın eşine silah vermesi; geleneksel olarak irdelendiğinde Ahmet’in eşcinsel oluşu töreye aykırıdır, -ailenin düşüncesine göre- Ahmet’in eşcinsel olması ailenin alnında kara bir lekedir ve bu leke namuslarını temizleme ile giderilebilecek düşüncesindedir. Ahmet, Daniel ile yurtdışına gitmeden evvel sokak ortasında babası tarafından vurularak öldürülür. Babasının namaz kılarak intihar etmeye çalışması ve başarısız olması; işlediği günahtan kaçarak Allah’a sığınması, görülür. Çünkü bunu ailesini korumak için yaptığı görüşündedir ve bir kurban olarak evladını seçmiştir. Kan bulaşan seccadeyi yıkayıp asan Kezban’ın beyaz başörtüsüne kan damlaması; geleneksel anlayışa sahip, koyu ahlakçı, toplumsal norm, muhafazakâr temsili annenin asıl suçlu olduğu ve ellerinde artık cinsiyeti üzerinden ötekileştirdiği bir bireyin kanı olduğudur. Toplumsal normların, LGBTİ+ bireylerin karşısında olduğu ve bir şekilde kabul etmediğini gösterir.
Cihan’ın sinir hastanesine, Sevgi’nin de çok istediği denize gitmesi; kişinin artık kendisini iyice tanıması ve kendisiyle özdeşleşmesidir. Ahmet’in kimsesizler mezarlığına gömülmesi toplum tarafından hiçbir şekilde kabul görmemesinin, geleneğe aykırı olduğunun temsilidir.

Toplumda, “cinsiyet/toplumsal cinsiyet” argümanları değişmedikçe LGBTİ+ bireyler ötekileştirilmeye ve kabul görülmemeye devam edeceğinin bir söylemidir. Can’ın, eğitmenlik yaptığı dans kursuna Şükran ve Murat’ın oğlu Ahmet’in dans etmesi; çocukları hiçbir baskı altında bırakmadan, toplumsal cinsiyet kalıplarına sokmadan cinsel kimlik kazanmasına göndermedir.

Zenne (2011) filmi, Can üzerinden kapital sistem ve LGBTİ+ bireylerin kamusal alanda çektiği zorluğu irdelerken Ahmet üzerinden de muhafazakâr bir ailede ve heteronormatif bir toplumda eşcinsel bir birey olmanın zorluğunu irdeler. Zenne (2011) filmi kadın-erkek eşitliğini, aile yapılanmasını, doğunun gelenekselliğini, batının modernliğini, savaşın insanlar üzerinde bıraktığı psikolojik etkiyi bir yandan gösterirken diasporada LGBTİ+ birey olmanın toplumdaki temsilidir.


Kaynakça

  • Özarslan, Z. (2016). “Sinema Kuramları 2: Beyaz Perdeyi Aydınlatan Kuramlar”. Su Yayınevi, İstanbul.
  • Ecevit, Y. ve Karkıner, N. (2011) “Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi”. Anadolu Üniversitesi Yayını, Eskişehir.

İçerik hakkında ne düşünüyorsun?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Sebahat Demirbaş tarafından oluşturuldu

2000 yılında Trabzon’da doğdum. Yazı hayatıma ilkokulda önce şiir yazmak ile başladım. Lise hayatım boyunca çokça kompozisyon ve hikâye yazarak yazmayı daha çok benimsedim. 2018 yılında Trabzon Vakfıkebir Anadolu Lisesi’nden mezun oldum. Aynı yıl Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü’nü kazandım. Üniversite hayatımın başlaması ile birlikte kendimi bir alanda daha iyi ifade edebileceğime inandım. Sinema alanında Yüksek Lisans eğitimine hazırlanıyorum. Benim için sinema “keşfedilmeyi bekleyen hayatlar silsilesidir.”

Tepenin Ardı: Öteki, fantezi, aidiyet üzerine kurulu eril iktidar ortamında gerçekliğin yapıbozuma uğratılamaması

Kral Arthur: Kılıç Efsanesi